Erol KöSe izzet çapanın bile agzını acık bıraktı
İzzet Çapa yine rahat durmadı ve bombayı patlattı.. Son günlerin en çok konuşulan ismi olan Erol Köse’yle buluşan İzzet Çapa’nın Erol Köse röportajı gündemi fena karıştıracak; bizden söylemesi.. İşte İzzet Çapa & Erol Köse buluşmasının ilk bölümü..
Son günlerde hangi magazin programını izleseniz, hangi gazeteyi okusanız, karşınızda Dr. Erol Köse’nin birbirinden ilginç lafları…
Sanat dünyasının ünlülerine verip veriştiriyor…
Bir yandan da ‘twitter’dan bombalıyor…
Sanırsınız ki Japon savaş uçakları, ‘Pearl Harbour’a bomba yağdırıyor…
Hani insanın bir yandan “Biri dursursun artık şu Erol Köse’yi” diyesi geliyor ama öte yandan da bakalım daha neler yumurtlayacak diye bekliyor…
Bazen öyle şöyler söylüyor ki insan inanamıyor …
Ben de “Oğlum İzzet Çapa, gazetelerden okuyup, televizyonlardan izleyeceğine, birebir Erol Köse’nin kendi ağzından dinle şu bombaları” dedim kendi kendime…
Öyle ya, bu alemde sözümüz geçiyor, lafımız dinleniyor artık…
Herkes benden bekliyor, olayların gerçek yüzünü…
Ne olmuş ne bitmiş, kim kime ne demiş…
En tazesi ve de gerçek olanı İzzet’in yerinde…
Biraz da kendi reklamımızı yapalım bari…
Neyse, oturduk Dr. Erol Köse’yle bir masaya, başladık konuşmaya…
Daha ben sormadan, o anlatmaya başladı…
Öyle şeyler anlattı ki, benim bile ağzım bir karış açık kaldı…
Bir de çanak tutsam, kimbilir neler anlatacaktı…
Ama rahmetli dedem derdi ki;
“Çok malda biraz haram, çok lafta biraz yalan vardır”…
Bu yüzden, hangisi yalan hangisi gerçek bilemiyorum…
Ben sadece Erol Köse’nin yalancısıyım…
Yaptığım röportajın Ajda Pekkan bölümünü sıcağı sıcağına Erol Köse twitter’ın şehvetine kapılmadan yazıvereyim dedim en azından Buyrun efendim;
*Ajda Pekkan konusunda bu kadar yazıp çiziyorsun. Onun Bülent Çavuşoğlu ile beraber olduğuna inanıyor musun?
Evet kesinlikle. Zaten 5 aydır bunu biliyordum ama o zamanlar sustum yazmadım. Tarafsızlığımı anlayın..
*Ayşe Arman haklı mı o zaman?
Sonuna kadar haklı. Ki onu eleştirdim ama gazeteciliği hakkında bir laf etmedim. Ayşe açıkça yazdı, Ajda’da ‘adı bende saklı’ imajını verdi.
*Ajda, senin adı sanı duyulmamış bir şarkıcına, Halil Koçak’a bile vokal yapmıştı…
Evet doğru bana çok kıyakları olmuştur. Üstelik Bülent Çavcuşoğlu da benim çok yakın arkadaşım. Bana devamlı “Sen sütten çıkmış ak kaşık mısın” diyorlar, Ben olmadığımı zaten söylüyorum. Ama bu, benim başkalarını eleştirme hakkımı elimde almaz. Nasıl herkes beni lime lime edip sabah programlarında masaya yatırdıysa, 10 kere 100 milyon kere beni idam ettilerse, ben de doğru bildiklerimi söylerim. Herkes her şeyin bedelini öder.
*Peki Bülent Bey’in eşi iddia edilen bu ilişkiyi biliyor mu?
Bence biliyor, her kadın bilir zaten. Ama Bülent’in yorumu enteresan oldu “Bir buçuk ay önce evime döndüm” diyor. Ben de Gülşen zamanında aynı yalanları söylüyordum”
(diyor ve iki saatlik söyleşinin bu bölümünde ilk defa kahkahayı basıyor)
*Peki Bülent Çavuşoğlu aradı mı seni hiç?
Yok aramadı. Arasa da zaten telefonlara çıkmam.Çıkarsam objektifliğimi kaybederim. Ben onların 15 gün önce Sapanca SPA otelde olduklarını yazdım.
*Nereden biliyorsun? Gözünle gördün mü?
Yok ama haber ajansı gibiyim abi… Twitter’da birbirinden bağımsız 37 kişi bana ispiyonladı.
*Ajda’ı memnu diyorsun bu ilişki için…
Evet, bu aşka bu ismi taktım: Ajd-ı Memnu. Ama tabii Türkçeyi tam bilmeyen insanlar, memnuyu memnun zannediyorlar, halbuki yasak demektir o.
*Zaten onlara yakıştırılan şarkı ‘Bir günah gibi’
O şarkıyı zaten Aşk-ı Memnu da kullanmışlardı. Başka bir şarkı olması lazım… Hah… Ajda’nın eski bir şarkısı var ‘Üç Kalp’ bence onların şarkısı bu… Karar ver artık kimi daha çok sevdiğine Kararsız olma sen üzme herkesi Kalbinde kim var o mu yoksa ben miyim
*Peki bu üç kalp içinde Bülent Çavuşoğlu’nun Ajda’yı tercih edeceğine inanıyor musun?
Bence karısına dönmeli hocam. Artı bir şey daha söyleyeceğim. Yetmişine dayanmış bir kadınla ne kadar ask yaşanır, onu da düşünmek lazım, fizyolojik olarak tabii.
gecce
aziz yıldırıma destek konvoyu
Fenerbahçeli taraftarlar, futboldaki şike iddialarına yönelik soruşturma kapsamında tutuklu bulunan kulüp başkanı Aziz Yıldırım ile yöneticilere destek vermek amacıyla Kadıköy’den Metris Cezaevi’ne araç konvoyu düzenledi.
Galeri için tıklayınız…
Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nın yanında bulunan eski Salı Pazarı’nda saat 15.00′de toplanan ve arabalarıyla uzun kuyruklar oluşturan Fenerbahçeli taraftarlar Bağdat Caddesi’nde Başkan Aziz Yıldırım lehinde tezahüratlarda bulundu.
İŞTE TARAFTAR KAMERASINDAN GÖRÜNTÜLER
Sarı-lacivertli taraftarlar formalar, ellerindeki bayraklarla ve taktıkları Aziz Yıldırım maskesiyle Başkan Yıldırım’a destek verdi. Minik taraftarlar ise arabalarının camlarından dışarı çıkarak bayrak salladı. Bağdat Caddesi’ni turlayan konvoy daha sonra Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerinden Metris Cezaevi’ne doğru yola çıktı.
AZİZ YILDIRIM’DAN MESAJ
Taraftarlarımızın başkanımız ve tutuklu bulunan yöneticilerimize destek amacıyla düzenlemiş oldukları konvoy ile ilgili Aziz Yıldırım avukatları aracılığı ile bir mesaj yayınladı.
Fenerbahçe’nin internet sitesinde yer alan Yıldırım’ın açıklamaları şöyle:
“Bugün buraya bizlere destek vermek adına gelen tüm taraftarlarımıza çok teşekkür ediyoruz. Büyük Fenerbahçe taraftarının desteğini her an yanımızda hissetmek bizlere güç veren yegane değerdir. Şahsım adına da şunu belirtmek isterim ki; bu zor günümüzde bizlere verilen bu desteği asla ama asla unutmayacağım. Büyük Fenerbahçe taraftarı da şunu da bilsin ki; bu büyük sevdamızda en ufak bir leke dahi yoktur. Bizlere desteğini ve yaşananlara tepkisini hukuk kuralları çerçevesinde gösteren tüm taraftarlarımıza teşekkür ederiz. Ancak bir kez daha önemle hatırlatmak isterim ki; hukuk ve demokratik haklar çerçevesinde dışında yapılacak eylemler, hem hukuki sürece hem bizlere hem de camiamıza zarar verecektir. Taraftarlarımızı bu noktada özellikle dikkatli olmaya davet ediyor ve yasalara saygılı olmaları konusunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Desteğinizi her an yanımızda hissediyoruz. Bugün buraya gelen gelemeyen tüm taraftarlarımıza çok teşekkür ediyorum. Her zaman söylediğim gibi “Darağacında olsak bile son sözümüz Fenerbahçe…”
kırsal alanda mücadele orduyla olur
Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, “Terör Örgütlerinin Sonu” adlı kitabı yeni yayımlanan emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral. İlker Başbuğ, terör örgütlerini ve terör olaylarını konu olan bir röportaj yaptı.
Milliyet gazetesinde yer alan röportaja göre, emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ polisin yeni terörle mücadele konsepti çerçevesinde daha aktif rol alması fikrini eleştirirken, ‘Kürt sorunu yoktur’ ifadesi içinde “Katılıyorum, Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğu kanaatinde değilim” dedi.
“KÜRT SORUNU YOK”
Ş. Elekdağ: “Terör Örgütlerinin Sonu” başlıklı kitabınızla yakın ilgisi nedeniyle önce PKK’nın Silvan saldırısı bağlamında Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamada vurguladığı şu iki hususa değinmemizin yararlı olacağını düşünüyorum. Birincisi, Başbakan, “Bu ülkede artık Kürt sorunu yoktur PKK sorunu vardır, Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunları vardır” diyerek sorunun özüne yeni bakış açısını vurguladı. İkincisi de “Bundan sonraki süreç çok daha farklı stratejilerle ve uygulamalarla kendini gösterecektir. Amacımız terörü minimize etmek olacaktır” demek suretiyle terörle mücadelede değişik bir stratejik yaklaşımın benimseneceğini belirtti. Başbakanın bu ifadelerini nasıl yorumluyorsunuz?
İlker Başbuğ: “Kürt sorunu yoktur” ifadesi, hatırlıyorsanız seçim döneminde de Sayın Başbakan tarafından kullanıldı. Kitabımın bir bölümünde ben de bu konuya değiniyorum. Burada hemfikiriz. Esasında bu konuya ilişkin görüşlerimi kitabımda detaylı anlatmaya çalıştım. Türkiye’de şu anda, altını çiziyorum, bir Kürt sorunu olduğu kanaatinde değilim. Niye böyle bir sonuca ulaşıyorum? Bir ülkede etnik farklılıklar olabilir. Bugün dünyadaki ülkelerin büyük bölümünde çok homojen, tek etnisiteye dayanan bir millet yok zaten. Bu ülkelerde etnik farklılıklar olduğunu görüyoruz. Etnik farklılıkların olması demek orada ille bir etnik sorun olduğu anlamına gelmez.
Hangi alanda kısıtlama var?
Etnisiteye dayalı bir sorun var dediğiniz zaman, o ülkede o etnik gruba karşı ayrımcılığın yapılmış olması gereklidir. Kürt kökenli vatandaşlarımız Türkiye’de her yere dağılmış durumda. Yerleşim alanlarında en ufak bir kısıtlama yok. Peki, eğitimde bir sınırlama var mı? Belirli bir etnik gruptan olanın şuraya giremeyeceği hususunda bir ayrımcılık var mı? Eğitimdeki fırsat eşitliği ayrı konu, bütün vatandaşlarımız için ayrı bir olay. İş alanlarında ayrımcılık var mı? Bugün biz devlet ihalelerinden tutun bütün diğer iş alanlarında bir ayrımcılık yapıyor muyuz? Bunların olduğunu söylemek gerçekten mümkün değil Türkiye’de. Bazı ülkelerde ise bu farklılıkları görüyoruz. Madem ki konuyu Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunları açısından ele alıyoruz. Ben bu alanda hiçbir ayrımcılığın olduğu kanaatinde değilim bugün.
Ş. Elekdağ: Yapılan anketlerde, Kürt vatandaşlarımız, kimliklerinin ve dillerinin tanınması konusunda yaşadıkları sorunları, Kürt kimliğini açıklayan kişilerin devlet kademelerinde yükselmede karşılaştıkları zorlukları ayrımcılık olarak belirtiyorlar…
İ. Başbuğ: Ciddi bir konu bu. Bunun üzerinde, yetkililerin herkesin dikkatli olması lazım. Şimdi Türkiye’de bu konuda münferit olaylar olmuş olabilir. Kürt etnik kökenli vatandaşlarımız sadece Güneydoğu veya Doğu Anadolu’da mı yaşıyor? Hayır her yerde yaşıyor. İzmir’de de yaşıyor İstanbul’da da yaşıyor Bursa’da da yaşıyor. Önemli olan buralarda yaşayan vatandaşlarımız diğerleri tarafından bir farklı muameleye ayrımcılığa tutuluyor mu, tutulmuyor mu? Ben bunu soruyorum.
en tutulduğu kanaatinde değilim. Ama bu konuda da hassas olunması dikkatli olunması düşüncesini taşıyorum. Münferit olayları bir kenarda tutuyoruz. Tamam ama, bu terör olayları bu şekilde devam ederse, yarın bu ayrımcı düşünceler genele giderse Türkiye için esasa ciddi tehlikeler ve risk budur. Dolayısıyla ben de Sayın Başbakan’la aynı kanaatteyim. Kürt sorunu yoktur. Var dediğiniz zaman İstanbul’da yaşayan Kürt vatandaşımızın da sorunu olması lazım. Oradaki sosyal hayatı, yaşantısı içinde bir sorunu olması lazım.
Ş. Elekdağ: Başbakan Erdoğan’ın, terörle mücadelede farklı stratejiler uygulanacağı hususundaki beyanına gelirsek…
İ. Başbuğ: Ben doğrusu, Sayın Başbakan’ın bu beyanıyla neyi kastettiği hususunda yorum yapamam. Aslıdan bu soruyu kendisine yöneltmek lazım. Farklı stratejiler ve uygulamalar ne olacak açıkçası ben bilemiyorum.
TERÖR TAMAMEN BİTMEZ
Ş. Elekdağ: Bundan önce terörle pazarlığa da yer veren bir strateji uygulandı, bundan böyle terörle etkili bir mücadele stratejisi yürüteceğiz anlamına gelmez mi bu ifadeler?
İ. Başbuğ: Ben o konunun yorumunu yapmak istemiyorum. Çünkü cümle çok genel bir cümle. Bu bakımdan yapacağımız yorum yanıltıcı olabilir. Ama Sayın Başbakan’ın son cümlesi, yani amacın terörü minimize etmek olduğu hususuna gelince, bunda aynı noktadayız tabii ki. Hatta biz şu terimi kullanmayı daha tercih ediyoruz: Terör örgütlerini marjinalize etmek. Yani bir terör örgütü ile karşı karşıyaysanız, terör örgütünü tamamen ortadan kaldırmak biraz ütopik -gerçekçi olmayan - bir yaklaşım oluyor. Bugün stratejilerin, terör örgütlerinin marjinalize edilmesine dayanması lazım… Mesela bir DHKPC’yi buna örnek olarak gösterebilirsiniz. Terör örgütlüğünü devam ettiriyor mu ettiriyor ama marjinalize olmuş bir terör örgütüdür. Dolayısıyla elbette hepimiz arzu eder ki terör örgütünü tamamen ortadan kaldıralım… Ama gerçekçi olmak istiyorsak marjinalize etmek gibi bir hedef koymamız lazım. Burada örgütü marjinalize ederken terör eylemlerini de minimize edeceksiniz. Bu amaç doğrudur, bu amaca aynen katılıyorum…
POLİS ŞEHİRDE MÜCADELE EDER
Ş. Elekdağ: Şimdi terörle mücadelede polise etkin rol verilmesi söz konusu. Bu amaçla 15 bin mevcutlu özel harekat timleri oluşturulması hususunda çalışma yapıldığı açıklandı. PKK ile mücadelede arazide ve dağda polis özel harekat birliklerinin devreye sokulması beklenen sonuçları verir mi?
İ. Başbuğ: Bu önemli bir konu. PKK terör örgütü ile diğer terör örgütlerini veya terörle mücadeleyi aynı noktada görürseniz yanılırız. Örneğin bugün İsrail’de ve diğer ülkeler de terör olayları var. Mücadelenin nasıl yapılacağını saptamak için terör örgütünün yapısına, nasıl örgütlendiğine ve terör eylemlerini hangi alanlarda icra ettiğine bakmamız lazım. PKK terör örgütüne baktığımız zaman, kırsal alanda, yani dağda bayırda eylemler yapmak için organize olmuş ve eğitilmiş bir terör örgütü olduğunu görüyoruz. Şehirlerde ve meskun yerlerde bazen taşeron kullanıyor, çünkü kendisi örgüt olarak yerleşim yerlerinde eylem yapmak üzere örgütlenmiş ve eğitilmiş örgüt değil. Bu durumda terörle mücadele edenlerin de kuvvet yapılarını örgütün niteliklerine göre düzenlemeleri zorunlu. Şehirlerde mücadelede asli unsur elbette polis, polisin yetmediği yerde de jandarma olacaktır. Kırsaldaki terörle mücadele ise farklı. Kırsal alanda ve dağlık arazideki terörle mücadeleyi silahlı kuvvetler dışında hiçbir kuvvet yapamaz. Bu biraz komik olur.
ORGANİZASYON EĞİTİM FARKLI
Birincisi, kırsal alanda ve dağda yapacağınız mücadele için ona uygun organizasyonunuz olması lazım, artı eğitim konusu var. Ayrıca, “emir-komuta-kontrol” en önemli konulardan birisi. Kilometrelerce alana dağılıyorsunuz. Böylesine bir alanda “emir-komuta-muhabe-re” konusu çok önemli. Silahlı kuvvetlerin muhaberesi ile mukayese edemezsiniz.
İkincisi, kırsal alanda gerektiği zaman ağır silahlar kullanıyorsunuz. Türk kamuoyunda yanlış bir inanç var onu da düzelteyim. Bizim terörle mücadele, tankları kullandığımızı sanıyorlar, bu çok komik. Oralara tank çıkaramazsınız. Orada en fazla insan veya hayvanlarla taşıdığınız malzemelerle harekat kabiliyetin sahip oluyorsunuz. Dolayısıyla, kırsal alanda mücadele ancak orduyla yürütülebilir.
Ş. Elekdağ: Kırsal alanda ve dağda polis özel harekat timleriyle terörle mücadele yapılamaz diyorsunuz..
İ. Başbuğ: Nispeten yumuşak arazilerde, örneğin Diyarbakır, Mardin bölgesi gibi yerlerde, gerektiği zaman polis özel harekat timlerinden yararlanılabilir. Bu tür yumuşak arazilerde, silahlı kuvvetlerle birlikte polis özel harekat timleri de kullanılabilir. Ancak, “kırsal alandan silahlı kuvvetleri çekelim onun yerine polis özel harekatını götürelim” yaklaşımı, çok gerçekçi bir düşünce değil. Şimdi Güneydoğu Anadolu’yu biliyorsunuz. Terör örgütleri için ideal bir coğrafya. Böyle bir coğrafyada terör örgütlerini kontrol altında tutabilmeniz için alanı kontrol etmeniz lazım. Yüzde yüz bir kontrol mümkün değil ama belli yerleri elde bulundurmanız zorunlu.
1993 yılından beri strateji olarak alan kontrolüne önem verdik. Karakollar var, jandarma karakolları var, bunlar alan kontrolüne yardım ediyor. Ama bazı uzak yerlere birlikler yerleştirerek o alanı kontrol etmeye, dolayısıyla teröristlerin hareketlerini kısıtlamaya çalışıyoruz. Alanı tamamen boş bırakırsanız teröristlere büyük hareket olanağı sağlarsınız. Alan kontrolünü de ancak silahlı kuvvetler yapabilir.
Ş. Elekdağ: Yani, kırda ve dağlık arazide terörle mücadeleyi ordudan başkası yapamaz diyorsunuz…
İ. Başbuğ: Evet. Mesela Şırnak’ın biraz batısına giderseniz Küpeli dağı bloğu vardır. Bu çok geniş bir alan. Orada kritik üç dört yeri tutmanız lazım. Bu görevi oraya birlik konuşlandırarak yapacaksınız. Bunu ordunun dışında kimse yapamaz.
Ş. Elekdağ: Şimdi “Terör Örgütlerinin Sonu” adlı kitabınızı ele alalım. PKK terör örgütünün tasfiye edilmesi veya marjinal hale getirilmesini iki temel üzerine oturtmuşsunuz. Birincisi, Türkiye’de liberal demokrasinin tüm kurum ve unsurları ile eksiksiz uygulanması. İkincisi de terörle mücadelenin askeri yöntemleri de kapsayan bütüncül bir stratejik yaklaşımla yürütülmesi. Liberal demokrasi anlayışını izah eder misiniz? Bu sistemin uygulanması etnik gruplar arasında ayrılıkçılığın giderilmesine nasıl katkıda bulunacak ve söz konusu gruplar üzerinde nasıl kaynaştırıcı bir etki yapacaktır?
İlker Başbuğ: Bir ülkenin yapısında farklı gruplar olabilir, önemli olan bu gruplara karşı ayrımcı muamele olup olamadığıdır. Bu konuya değindik. Ben Türkiye’de ayrımcılık noktasında tehlikeli noktada olduğumuz kanaatinde değilim. O halde terörle mücadele ederken de en çok dikkat edilmesi gereken husus ayrımcılığın derinleşmemesidir. Ülkelerde etnik ayrımcılığın derecesine göre çözümlerin farklı olduğunu görüyoruz. Literatüre baktığımızda dört çeşit çözüm görünüyor. Birincisi, etnik farklılıkların veya etnik ayrımcılığın çok derinleşmiş olduğu ve artık geriye dönüş olmayan bir noktada olan bir ülkenin durumu. Bu durumda çözüm bölünme oluyor. Türkiye bölünür mü ben o kanaatte değilim.
İkinci model, etnik demokrasi. Bu, biraz garip bir terim. Hem demokrasi, hem etnik… Ama bu model İsrail’de var. Etnik demokrasi, çoğunlukta olan etnik grubun ülkeye tam hakim olması.
Üçüncü model, biraz tuhaf bir isim “güç paylaşımı/partner demokrasi” uygulaması. İsviçre, Belçika, Kanada partner demokrasisiyle yönetiliyor. Buna İspanya’yı da örnek verebilirsiniz.
Dördüncü model, liberal demokrasidir. Ben düşünce olarak etnik farklılıkların oldukları ülkelerde liberal demokrasinin en uygun siyasal sistem olduğunu düşünüyorum. Nedir liberal demokrasi? Bir, vatandaşlık esasına dayalı ulusalcılık var. Sanki ulusalcı veya milliyetçi deyince etnik demokrasiyi kast ediyoruz sanılabilir. Öyle bir şey değil. Ulusalcılık iki türlü oluyor esasında. Bir vatandaşlık esaslı, bir de kültürel ulusalcılık var. Bizde, Cumhuriyet’in ilk dönemlerde kültürel ulusalcılık ağırlıklıdır, fakat sonradan Atatürk’ün vatandaşlık esasına dayalı ulusalcılığa kaydığını görüyoruz. Vatandaşlık kavramı sübjektif bir kavram. Siz diyorsunuz ki kendi irademle bu devlete vatandaşlık bağıyla bağlıyım. İsterseniz istediğiniz zaman bu iradenizi çekebilirsiniz. Vatandaşlık bağıyla bağlandığınız zaman hem haklarınız var hem sorumluluklarınız var. Bu esasen, Anayasanın 66. maddesine yer almış. Orada ne diyorduk 66. maddede…
KANDİL VARKEN TERÖR BİTMEZ
Ş. Elekdağ: Bu siyasi ortamda PKK nasıl etkisizleştirilecek?
İ.Başbuğ: PKK 4 aktörden oluşuyor. Birincisi, Kandil’deki silahlı kanat… Bu kanatta üçlü bir grup var, bunlar, Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan. İkinci aktör siyasi kanattır. Bu bağlamda Belçika’daki ana grup öne çıkıyor. Siyasi kanadın en büyük gücü ekonomiktir. Para kesilirse silahlı kanat zora girer. Üçüncü aktör, Türkiye’deki siyasi oluşum ve bazı sivil toplum örgütleridir. Dördüncü aktör ise, İmralı’dır. Bunların içinde en önemlisi, bana göre, silahlı kanattır. Silahlı kanadın oluru olmadan örgütün silah bırakması mümkün değildir. Silahlı kanat gerekirse Öcalan’ı dinlemeyebilir. Örgütü silah bırakmaya zorlayacaksanız PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını riske sokmanız zorunlu. Bu şartlarda örgüt silah bırakmaya gidebilir. Ancak, silahlı kanadı silah bırakmaya zorlarken, bu kanattaki yöneticilerin güvenliliğini düşünmeniz lazım. Terör örgütünün çökmesi için lider kadronun çökmesi lazım. Yoksa, örgüt şu anda koşulsuz silah bırakmaya pek yaklaşmaz.
Ş. Elekdağ: Liberal demokrasi uygulayan ülke örneği olarak Güney Afrika’yı gösteriyorsunuz. Ancak, bu ülkede etnik grupların kimlikleri tanınıyor. Etnik grupların kendi ana dillerinde eğitim yapma ve kültüre sahip olma ayrıcalıkları var. Bu durumda Güney Afrika, Türkiye’ye örnek olabilir mi?
İlker Başbuğ: Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşların kültürel özgürlüklerini yaşamada bir sınırlamaları var mı? Artık bence kültürel özgürlüklerinin yaşanmasını engelleyen bir hususun bugün itibarıyla mevcut olmadığını söyleyebiliriz. Geçmiş dönemde bazı eksikliklerimiz hatalarımız olmuş olabilir. Etnik kimliği resmen tanıdığınız zaman o siyasal bölünme riskine gidebilir.
Güney Afrika’nın anayasasında resmen yer almış mı almamış mı bilmiyorum. Ana dillerini öğrenme konusunda Türkiye’de zaten bir sorun yok. Ana dilde eğitim çok tartışılıyor. Ama burada ben liberal demokrasinin prensibine sıkı bağlı kalmak kanaatindeyim ve devletin böyle bir yükümlülük taşıdığı kanaatini taşımıyorum. Anadilde eğitim konusunun ikinci bir perspektifi de var. Ana dilde eğitime,bu çocukların topluma entegrasyonuna ne kadar fayda sağlayıp sağlamayacağı noktasında da bakmanız lazım. Ana dilde eğitim görmüş bir öğrencinin topluma entegrasyonu bir sorun olmaz mı? Bence ciddi sorunlar olabilir. Devletin de böyle bir yükümlülüğü olduğuna ben inanmıyorum.
Ş. Elekdağ: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktü” diyor.
İ. Başbuğ: Ben bu devletin bu Cumhuriyetin bir vatandaşıyım. İstemiyorsanız bu bağı kesersiniz, burada sizi zorlayan bir nokta yok. İkinci prensip, bireyin özgürlükleri. Devlet, bireyin özgürlüklerinin önünü açacak. Özellikle bireyin kültürel özelliklerinin önünden engel olmaması lazım. Diğer bir prensip ise kolektif hakların olmaması. Kollektif hak dediğiniz siyasal hak kavramına gidiyor. Siyasal hak dediğiniz zaman liberal demokrasinin dışına çıkarsınız, üçüncü modele gücün paylaşımına gidersiniz. Devletin etnik farklı gruplara karşı tama anlamıyla tarafsız olması lazım. Türkiye’de bu çok ters bir noktada yorumlanıyor; etnik gruba bazı farklılıklar tanıyoruz deniyor ki bu çok yanlış. Bir gruba pozitif ayrımcılık yaparsanız, obür gruba haksızlık edersiniz. Dolayısıyla dil, din ve kültürel farklıların devlet tarafından resmen tanınması, bu konuların siyası konu haline dönüşmesine ve etnik sorunlar doğurmasına yol açar. Ayrı bir kültüre sahip olmanın hak olarak tanınması doğru değil.
Şunu da iyi anlamak lazım. Bir şeyin tanınmaması o olayın reddedilmesi anlamına gelmez. Tanımada resmiyet vardır. Ama tanınmama demek, reddetme anlamına da gelmiyor. Resmen tanımamakla birlikte kabul diyorsunuz. Farklı gruplara karşı tarafsız kalacaksınız. Devletin farklı etnik gruplara karşı hiç yükümlülüğü yoktur. Devlet, devlet olarak etnik farklı gruplara karşı farklılıklarından dolayı onlara bir yükümlülüğü yoktur. Devletin Kürtçe dersini devlet okullarında öğretme yükümlülüğü yoktur.
Ş. Elekdağ: Yani, liberal demokraside, hiçbir şekilde ayrımcılık olmayacak, tüm vatandaşlar eşit hukuku paylaşacak, bireysel haklar sonuna kadar açılacak, devlet etnisiteye karşı tamamen tarafsız olacak ve etnisite siyasi bir malzeme olarak kullanılmayacak. Kitabınızda Güney Afrika’yı liberal demokrasiye model olarak gösteriyorsunuz. Bu nasıl oluyor?
İ. Başbuğ: Güney Afrika model olarak bugün ilginç bir örnek… Çok şiddetli bir etnik çatışma yaşayan ve etnik farklılıkların çok derinleştiği bu ülkeyi çözüme götüren olaylar nelerdir? Güney Afrika’nın bölünmesini engelleyen iki önemli neden vardır. Birincisi, ülkenin hiçbir bölgesinde bir grup tam çoğunluğa sahip değildir ve etnik grup mensupları ülkenin dört bir yönüne dağılmışlardır. İkincisi, ekonomi çok entegre olmuştur. Mandela diyor ki ülkeyi bölersek Güney Afrika’nın ekonomisini çökertiriz. Aynı şartlar Türkiye’de de mevcuttur ve Türkiye’nin bölünmezliğinin nedenlerin oluşturur.
chp den hükümete baglıyalım teklifi
CHP lideri Kılıçdaroğlu, Milliyet Gazetesi yazarı Derya Sazak’a çarpıcı açıklamalarda bulundu.
İŞTE SAZAK’IN O RÖPORTAJI…
Askeri Şûra toplantısı ardından, “CHP demokratikleşmenin, sivilleşmenin neresinde?.. Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasına, 35. maddenin kaldırılmasına destek verecek mi?” diye sormuştuk.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu erkenden aradı, “Muhalefeti eleştirmek ulusal spor oldu” diyerek başladı söze. Eleştirilerden alınmıştı. Seçimden bu yana görüşmemiştik. YAŞ’tan başlayarak telefonda uzun bir söyleşi yaptık.
Kılıçdaroğlu, darbelere meşruiyet sağlayan TSK İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesiyle ilgili değişiklik teklifini seçimden önce Meclis’e verdiklerini ve 1 Ekim’de yenileyeceklerini açıkladı.
Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasını konusunda hükümete çağrıda bulunarak, “Verin teklifi destekleyelim. Genelkurmay’ı Savunma’ya bağlayalım” diye konuştu.
CHP lideri, Türkiye’nin demokratikleşme, sivilleşme konusunda aldığı mesafeyi anlatırken, “Darbe mi, asla. Asker siyasete müdahale ederse tankın önüne çıkarım. Sözümün arkasındayım” görüşünü açıkladı. Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve 3 Kuvvet Komutanı’nın istifaları üzerine Kemal Bey tatilini keserek Ankara’ya dönmüş, Hürriyet’ten Şükrü Küçükşahin’e ordunun zirvesindeki emeklilikleri “demokratik tepki” olarak nitelendiren bir değerlendirme yapmıştı.
1990 Körfez krizinde Torumtay’ın istifasından bu yana Genelkurmay’da toplu istifalar sıradışı bir olaydı.
Kılıçdaroğlu, sivil iradenin her şeyin üstünde olduğunu vurgularken, “Asıl önemli olan istifalardır. Eyvallah, saygı duyuyoruz, fakat hangi gerekçe ile oldu bilmek istiyoruz” demişti.
Yaşanan gelgitler
Dün Askeri Şûra sonrası bu görüşlerinin ne ölçüde değiştiğini Sayın Kılıçdaroğlu’na sordum.
Koşaner’in yerine Necdet Özel Genelkurmay Başkanı olmuş ancak, Balyoz sanığı tutuklu generallerin emekliliğinde ısrar eden hükümet, Cumhurbaşkanı Gül’ün “bir defaya mahsus” diye altını çizdiği 1 yıl uzatma formülünde uzlaşmıştı. CHP lideri Askeri Şûra’da ortaya çıkan bu tabloyu şöyle yorumladı:
“Anlaşılan gelenek çok fazla bozulmadı. Ama bizim itiraz ettiğimiz noktada; kapalı kapılar ardında ne oldu da, istifalardan sonra ne değişti de bu kararlar çıktı? Şûra’da demokratik olgu, oylamalar sonucu terfi ve emeklilik işlemlerinin gerçeklemesidir. Oysa Başbakan, Sayın Necdet Özel ile özel görüştü ve bu mutabakatın sonucunu kamuoyu ile paylaşmadı. Tutuklu komutanlarla ilgili gelgitler yaşandı. Şûra, şûra olma özelliğini kaybetti. Komutanlar niye istifa etti bilmiyoruz.”
Kılıçdaroğlu, ana muhalefeti bilgilendirmeyen Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nı eleştiriyor. Açıklama bekliyor.
‘Ordu infaz edildi’
Kılıçdaroğlu’na, “Geçmişte muhtıra veren, darbe yapan komutanların istekleri kabul edilmedi diye istifa noktasına gelmelerini demokratik tepki olarak yorumladınız. Sonuçta askerler siyasi otoriteye bağlı değiller mi? Devam eden davalarla ilgili hukuki kaygılarını topluca ifade eden silahlı bir güç, yasalar karşısında yargıyı ve iktidarı etkilemeye çalışmadı mı?” diye soruyoruz.
CHP lideri yanıtlıyor:
“Benim, istifayı da bir demokratik tepki olarak görmem Türkiye’de askeri darbeler döneminin kapandığı vurgusudur. Ordu da eskisi gibi değil. Haklarını hukuk yoluyla arıyor. Ancak 12 Eylül öncesi DGM’lerin devamı niteliğindeki özel yetkili mahkemelerle bu nasıl olacak. Davalar uzadıkça uzuyor. Bu mahkemelerin savcı ve yargıçları siyasi otoritenin emrinde. Bunun neresi demokratik? Yarın kimin kapısını çalacakları, kimleri evden alacakları belli değil.
Yandaş medyanın yayınlarını da unutmayın. ‘Ordu infaz edildi.’ Askeri suçlu göstermek için her yola başvuruldu.”
İnternet andıcı iddianamesi
Kılıçdaroğlu’na “İnternet Andıcı” iddianamesini hatırlatıyoruz. Şûra’da emekliliğe sevk edilen Albay Dursun Çiçek de mahkemede, belgenin gerçek olduğunu açıklamıştı. Şûra öncesi o dava kapsamında hakkında “yakalama kararı” çıkarılan Ege Ordu Komutanı Nusret Taşdeler de durumu tartışılan komutanlar arasındaydı. EDOK Komutanlığı’na atandı.
Kemal Bey “İnternet andıcının savunulacak tarafı yok, hükümet aleyhinde faaliyet göstermek nerede görülmüş bunu Genelkurmay değil, başka bir kurum da yapsa suçtur. Bakın CHP olarak biz somut delile, bilgi ve belgeye dayalı davaları ayırıyoruz. Ama 2003’teki darbeye teşebbüs davasıyla ilgili dosyalar arasında yakın tarihli dokümanlar çıkıyorsa onlara da kuşkuyla bakıyoruz” diyor.
Silvan soruşturmasına ne diyor?
CHP liderine son olarak Silvan’da 13 askerin PKK baskınında şehit düşmesi üzerine yaptığı açıklamayı hatırlatıyoruz. Kemal Bey, tutuklu generaller nedeniyle “ordunun de moralsiz” olduğunu söylemişti. Askeri Şûra başlarken Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının iktidarla ters düşerek istifa etmeleri üzerine, “Onca karakol baskınında şehitler verilirken generaller niye istifayı düşünmediler de, şimdi emekliliklerini istediler” eleştirisi yapılmıştı.
Kemal Bey Silvan saldırısından sonra “orduda moral mi bıraktınız” sözlerinin çarpıtıldığını, olayın soruşturulması dahil kapsamlı bir değerlendirme yaptığını belirterek, “Hatalı olan o askerlerin komutanlarıysa elbette gereken yapılır. Gerekirse askerlikten de uzaklaştırılırlar. Daha önce niye istifa etmediler eleştirisini Askeri Şûra dışında değerlendiriyorum” dedi.
CHP lideri, yeni Anayasa başta Meclis’e önemli hazırlıklarla geleceklerini belirterek, “tutukluluk sürelerinin kısaltılmasını” da öncelikle gündeme getireceklerini söyledi.
Oturma düzeni
CHP lideri, istifaların ardından Başbakan’ın Şûra’daki oturma düzenini yorumlarken de, “Kaldırılan koltuk Genelkurmay Başkanı’na ait. Necdet Özel’in vekil olarak Başbakan’ın yanında bulunması doğru olmazdı. Ben ilke olarak da Genelkurmay Başkanı ve Başbakan’ın eşbaşkanlar şeklinde Şûra’ya başkanlık etmelerini sivil bulmuyorum. Bunlar da artık değişmeli. Ancak ordu üzerinden sivil otorite kurmayı da doğru bulmuyoruz” diye konuştu
Ergenekon davasında ifade veren bir sanığın “Cumhuriyet’e atılan bombayı polisin verdiğini” açıklaması üzerine Kılıçdaroğlu “Bu haberi ihbar kabul edecek ve olayın üzerine gidecek bir cumhuriyet savcısı arıyorum. Eğer yargı hukuktan yana, bağımsız ve adilse bu açıklamaların da üzerine gidebilmelidir” diye tepki gösterdi.
galatasarayın kupası gerimi alınacak…
Vatan’ın haberine göre; 3 Temmuz’dan bu yana şikeyle yatıp şikeşle kalkan Türk futbolunun en üst makamı olan Federasyon Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, dün Emniyet’in G.Saray’la ilgili adım atması üzerine çok net ifadeler kullandı; “Kupayı geri alırız..”
TFF Başkanı Aydınlar’ın düşüncesi şöyle:
“20 yıl öncesine kadar inceleme yetkimiz var. Geriye dönük dosyaların adli boyutu olmaz ama biz gerekirse kupayı geri bile alırız.”
İSİM FARKETMEZ
“Şu an yurt dışındayım. Olaylarla ilgili bilgim yok. Ancak şunu net biçimde söyleyebilirim: 20 yıl öncesine kadar dönüp inceleme yetkimiz var. Eğer bir başvuru, daha da önemlisi bir kanıt olursa tabii ki gerekeni yaparız, kim sportif suç işlemişse F.Bahçe, Beşiktaş, G.Saray, Trabzon bizim için farketmez. Biz zaten bu bataklığı kurutmaya geldik.
Fakat geriye dönük dosyaların adli boyutu olmaz. Yasa yeni çıktığı için adli boyuttan öte biz, gerekirse kupa almak ve hak mahrumiyetleri vermek dahil her türlü yaptırımı uygularız…”
kızıyla damadı tarafından zincirlere vurduldu..
Rusya’da, sağır ve görme özürlü olan 70 yaşındaki Mihail B., kızı ile damadı tarafından 3.5 metrelik bir zincirle bağlandı. Ülkenin güneyindeki Rostov bölgesinde meydana gelen olay, yaşlı adamın yardım feryadı üzerine ortaya çıktı. Yaşlı adamın, kızı ve damadı tarafından önce dövüldüğü, ardındansa üzerine soğuk su döküldüğü açıklandı.
YEMEK DE VERMEDİLER
Gündüz saatlerinde 50 derece sıcağın altında kalan Mihail B. olayı araştıran savcıya kızıyla damadının kendisine yemek vermediğini de anlattı. Mihail B.’nin rehabilitasyon merkezine götürüleceği, 40 yaşındaki kızı ve 48 yaşındaki damadının ise köylülerin kendilerini linç etmesinden korktukları için saklandıkları öğrenildi.
iskoçya`dan Türküyeye tünel
ALMAN arkeolog Dr Heinrich Kusch, Taş Devri zamanında yapılıp Avrupa’yı yer altından saran tüneller bulunduğunu iddia etti. Kusch, “Secrets Of The Underground Door To An Ancient World” (Eski Dünyaya Açılan Yeraltı Kapısının Gizemi) isimli kitabında, Neolitik Çağ yerleşimlerin yüzlerce metre altında bulunan tünellerin İskoçya’dan Türkiye’ye kadar uzandığını öne sürdü.
Kusch, tünelin bazı noktalarının 70 santimden daha geniş olmadığını söylerken, bu genişliğin bir insanın geçebilmesi için elverişli olduğunu belirtti. Tünellerin hepsi bütünlük sergilemese de bazı bölümler bir ev gibi saklama odası, oturma odası gibi çeşitli bölümlerden oluşturulmuş. Bir grup bilim insanı, bu yolların yırtıcı hayvanlardan korunmak için yapıldığını savunuyor. Bir diğer görüş ise insanların savaşlardan, şiddetten ya da hava koşullarından etkilenmeden seyahat yapmak için bu yolları yaptığını vurguluyor
bu ülkede hergün bebek ölüyor…
ABD’nin insani yardım görevlisi Nancy Lindborg yaptığı açıklamada, açlık nedeniyle Somali’nin güneyinde son 90 günde 5 yaşın altında 29 binden fazla çocuğun öldüğünü belirtti. BM dün, Somali’de 3 bölgeyi daha ”açlık bölgesi” olarak belirlemişti.
TÜRK KIZILAYINDAN YARDIM ELİ
Türk Kızılayından yapılan açıklamaya göre, 11 milyon insanın kuraklık nedeniyle açlıkla pençeleştiği Somali, Cibuti, Etiyopya ve Kenya’ya yardım için başlatılan kampanya büyük ilgi görüyor. Türk Kızılayının ”168” numaralı ücretsiz bağış ve iletişim hattını arayan vatandaşların sayısı gün geçtikçe artarken, kampanya çeşitli kurumlardan da destek görüyor. Türk Kızılayınca ”Afrika Açlık Çekiyor, Türk Kızılayı Yardıma Koşuyor” ve ”Haydi Türkiye Afrika İçin İyilik Kandillerini Yakalım” sloganlarıyla başlatılan kampanyanın yardım malzemelerinin ilk bölümü uçakla bölgeye ulaştırılacak. Gıda paketlerinde bebek maması, süt tozu, bisküvi, nohut, mercimek, pirinç, makarna, yarma buğday, bitkisel yağ ve süt tozu bulunuyor. Türk Kızılayı, TİKA ve Sabah Gazetesi iş birliğiyle yürütülen ”İyilik Gemisi” kampanyasında toplanan yardımlar da bu gemiyle Somali’ye gönderilecek. Kampanya için bağış yapmak isteyenler, tüm operatörlerden 2868′e boş mesaj atarak 5 TL’lik bağış yapabilecek. Ayrıca 200 TL’lik bağışla gönderilebilecek Türk Kızılayı mutfak seti ve gıda kolisiyle 5 kişilik bir ailenin 1 aylık giderinin karşılanabileceği belirtildi. Tüm bankalardaki Türk Kızılayı hesabı, www.kizilay.org.tr internet adresi PTT’lerdeki 2868 numaralı Türk Kızılayı posta çeki ve tüm Kızılay şubeleri de bağış yapmak isteyenlerce kullanılabilecek.
ETİYOPYA SOMALİLİ MÜLTECİLER İÇİN DÖRDÜNCÜ KAMPI AÇIYOR
BM, Etiyopya’nın Somali’deki açlık nedeniyle ülkesini terk eden Somalili mülteciler için dördüncü bir kamp açtığını bildirdi.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği sözcüsü Andrej Maheciç, Somalililerin halen Etiyopya’nın doğusundaki Dollo Ado bölgesinde bulunan kalabalık geçiş merkezinde yaşadığını söyledi.
Yeni kampın 15 bin kişiyi alabilecek kapasitede olduğunu ifade eden Maheciç, bölgedeki sağlık ekiplerinin Dollo Ado’daki diğer kamplarda kızamık salgını olduğunu bildirdiğini açıkladı.
Maheciç, ağustos ayının ilk dört gününde günde ortalama 1500 Somalilinin Kenya’ya gittiğini de vurguladı. Temmuz ayında bu sayı günde ortalama 1300 kişiydi.
BM, son aylarda Somali’de yetersiz beslenme yüzünden onbinlerce insanın öldüğünü bildiriyor.
YARDIM KAMYONLARI YAĞMALANIRKEN ÇIKAN KARGAŞADA ÖLENLERİN SAYISI 10′A YÜKSELDİ
Somali’nin başkenti Mogadişu’da, açlık kurbanları için gıda yardımı dağıtılırken çıkan kargaşada ölenlerin sayısının 10′a yükseldiği bildirildi.
Görgü tanıkları, Badbaado kampında Dünya Gıda Programı’nın (DGP) sağladığı acil gıda yardımı askerler ve kamp sakinleri tarafından yağmalanırken çıkan çatışmada 15 kişinin de yaralandığını söyledi.
Görgü tanıkları, 7 kişinin kampta, 3 kişininse dışarda kaçarken öldüğünü belirterek, ölenlerin çoğunun mülteci olduğunu ifade etti. Kamptakiler, yardımları hem askerlerin hem de kamptakilerin yağmaladığını belirtiyor.
DGP sözcüsü David Orr da 30 bin mülteciye ev sahipliği yapan Badbaado kampında yağmalama olduğunu doğrulamıştı.
karavandan mücize..
Hıristiyan dünyası bu olayı konuşuyor. Yaklaşık 150 yıldır kayıp olan ve Hıristiyan aleminde Hz. İsa’nın çehresini en doğru şekilde yansıttığı iddia edilen Veil of Veronica tablosunun, uzun yıllardır ABD’nin Tennessee eyaletindeki bir karavanda bulunduğu anlaşıldı. Olay Kelly Ghormley adlı kadının tabloyu bir kiliseye satmaya çalışması üzerine ortaya çıktı.
“17 YILDIR YATAK ODAMDA DURUYOR”
Tennessee’nin Madisonville şehrinde bir karavanda yaşayan ve komşuları tarafından Frosty adlıyla tanınan 73 yaşındaki bir adam, tablonun karavanı satın aldığı günden beri kendisine ait olduğunu ve 17 yıldır yatak odasında durduğunu açıkladı. Tablonun günışığına çıkması ise bir soygun neticesinde oldu. Frosty’nin karavanını soyan Kelly Ghormley adlı kadın, ele geçirdiği tabloyu bir kiliseye satmaya çalışırken kilise yetkilileri tabloyu tanıyarak durumu polise haber verdi. Ghormley’nin tutuklanmasının ardından olay ABD medyasına yansıdı. Konuyla ilgili görüş bildiren uzmanlar ise tablonun paha biçilemez olduğunu söylüyor.
PAPA 13. LEO TABLOYU KUTSAMIŞTI
Tablonun Hıristiyan dünyası için manevi değeri çok büyük. Efsaneye göre çarmıha gerilmek üzere Romalı askerler tarafından Golgotha tepesine götürülmekte olan Hz. İsa’ya yardım eden Veronica adında bir kadın, kalabalığı yararak Hz. İsa’nın yüzünü bir mendille siler ve ardından Hz. İsa’nın çehresi bu mendilin üzerinde belirir. Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen bu mendilden yola çıkılarak yapılan söz konusu Veil of Veronica tablosu, Hz. İsa’nın çehresini en iyi yansıtan eser olarak kabul görüyor. Papa 13. Leo tarafından kutsanan ve 150 yıldır kayıp olan tablonun Tennessee’ye nasıl gittiği ise bilinmiyor. Olayla ilgili detaylı bir açıklama yapması beklenen Vatikan, şimdilik durumu ‘tanrının bir mucizesi’ olarak değerlendirmekle yetindi.
hekimlerin kafası karıstı.
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dr. Osman Öztürk, muayenehanelerle ilgili yönetmelikte yapılan değişiklikle yeni kurulacak muayenehaneler için çok zor şartlar getirildiğini öne sürdü.
Öztürk, İstanbul Tabip Odası’nda düzenlenen basın toplantısında, Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları ile ilgili yönetmelikte dokuzuncu kez değişiklik yapıldığını belirterek, bu yönetmelikle muayenehane açmada gerçekleştirilmesi imkansız koşullar getirildiğini savundu.
Öztürk, yönetmelikte yapılan son değişikliğin, Sağlık Bakanlığının muayenehane, laboratuvar, küçük tıp merkezi gibi yerleri tamamen silme politikasından vazgeçmediğini gösterdiğini öne sürdü.
”Sağlıkta Dönüşüm Programı” kapsamında kamusal kaynakların özel sağlık sektörüne yönlendirildiğini, muayenehanelerin asıl kapatma nedenlerinin de bu olduğunu iddia eden Öztürk, şöyle devam etti:
”Aslında bütün bu süreçler, Türkiye’de sağlığın özelleştirilmesi ve tekelleştirilmesi sürecidir. Kamusal kaynakları özel sektöre aktarıyorlar. Bunun karşısında rakip olarak gördükleri muayenehane ve laboratuvarları da aslında çok açık bir şekilde giderek tekelleşen, zincirlere dönüşen özel hastaneler kapattırıyor. Sağlık Bakanı da sadece özel hastanelerin politikalarını uyguluyor.”
Osman Öztürk, bu süreçten sadece hekimlerin değil, vatandaşların da mağdur olduğu görüşünü ifade ederek, şunları kaydetti:
”Sağlık Bakanlığının, var olan muayenehaneleri tamamen sağlık sisteminden silip atma politikasından vazgeçmediğini görüyoruz. Bu yönetmelikle mevcut olanlar kapanmayacak ama zaman içerisinde onları bekleyen tehlikeler var. Taşınmaya kalktığında bekleyen tehlikeler var. Yeni kurulacaklar için çok çok zor şartlar getirildi. Yeni muayenehane açmak yönetmelikteki düzenlemelere göre ‘imkansız’ demeyelim ama hendeğe deve atlatmak gibi bir şey.”
İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner Gönen de doktorun mesleki bağımsızlığının elinden alınma sürecinin yaşandığını öne sürerek, esas amacın, Türkiye’de bulunan 120 bin doktoru bir an önce en çok kar edecek özel sermayede kullanmak olduğunu iddia etti.
Gönen, ”Bu yönetmelikle Sağlık Bakanlığı aslında hekimlerin muayenehane açma hakkıyla ilgili her türlü yetkiyi kendi üzerinde toplamıştır. Teorik olarak doktorlar muayene açabilir gibi görünmektedir ama pratikte hekimlerin muayene açma hakkının elinden alınması söz konusudur” şeklinde konuştu.
-ORTAK BASIN AÇIKLAMASI-
Toplantıda, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Hasan Oğan da Türk Tabipleri Birliğinin hazırladığı basın açıklamasını okudu.
Açıklamada, yönetmelikte yapılan değişiklikle Sağlık Bakanlığının hekimlerin koruyucusu rolünü üstlendiği ifade edilerek, yeni yönetmelikte yer alan uyum süresinin 4 yıl daha uzatılması, birden fazla hekimin ortak alanda çalışmasına olanak tanınması, 3 Ağustos 2010 tarihinden önce açılan muayenehanelerden deprem raporu istenmemesi ve özürlülerle ilgili düzenlemeleri içermesine rağmen, hekimlerin mesleklerini serbest olarak yapma hakkını engellemeye yönelik özünü koruduğu savunuldu.
Önceden 1219 sayılı Yasa’yla bildirim düzeyinde olan yeni muayenehane açmanın yeni yönetmelikle ruhsatlandırılmaya tabi tutulduğu ve bakanlığın muayenehane açma konusunda kendini onay makamı olarak belirlediğine dikkat çekilen açıklamada, şu görüşlere yer verildi:
”Yeni açılacak muayenehaneler açısından binanın yapı kullanma izin belgesi, depreme dayanıklılık raporu, binada yangına yönelik tedbirlerin alındığını, tesisatın kurulduğunu ve binanın bu açıdan uygunluğunu gösteren belgelerin zorunlu olarak istenmesi ile Türkiye’deki imar sorunu bilerek ve isteyerek görmezden gelinmiş ve muayenehanelerin açılamaması yönünde önemli bir engel olarak yeni yönetmelikte yer almıştır. Tüm bunların yanı sıra yasal hükümlerden bağımsız olarak sağlık müdürlüklerince keyfi uygulamalarla hekimlerin serbest çalışma haklarının engellendiği, yasal hakların kullanılması sırasında zorluklar çıkarıldığı bilinen gerçekler arasındadır.”




